Çocuk Benim Değil, Onun..

Hz. Davud’a bir dava gelir. Ortada bir çocuk ve anne olduğunu iddi eden iki kadın var. Her iki kadın da, çocuğun kendisinin olduğuna yemin ediyor. O zamanlar bu günkü gibi genetik testler de yok ki, test yapılsın.

Her iki kadın da yırtınıp yakınıyor “çocuk benimdir” diye. Hz. Davud işin içinden çıkamaz. Hz. Süleyman ise rüşd yaşına henüz gelmiştir. Babasına yaklaşır ve der ki, “Baba müsaade eder misin ben bunu çözeyim?”

Ve Hz. Davut (as) hemen işi ona bırakır.

Hz. Süleyman büyük ve ağır bir kılıç ister bir de örs. Çocuğu örse yatırır. Kılıcı çalmadan önce, der ki, “Biz konuştuk, tartıştık ve çocuğun kime ait olduğunu karar veremedik. O yüzden ben çocuğu ikiye bölüp aranızda pay edeceğim!”

Çocuğu örse koyar ve kılıcını kaldırıp, güya hızla aşağı indirecekken kadının biri feryad eder:

-Dur ben yalan söyledim. Çocuk benim değil, onun!

Süleyman kılıcını yana bırakır ve çocuk benim değildir diyen kadını yanına çağırır:

- Al, çocuk senindir, der. Ve ekler:

- Ancak gerçek anne bu fedakarlığı yapabilir!

SEN gidince EFENDİM

Beads_by_RuslanIvanovitch

Sevgili!
Sen gitmiştin…
Koyup bir başımıza, bırakıp pak ellerimizi, gurbetlerine salmıştın bizi.
Yetim kaldık, öksüz kaldık ve ellerimiz kirlendi yokluğunda…
Sen gitmiştin…
Ayrılıkların dilini hece hece ağlıyoruz şimdi.
Akşamlar iniyor dağlara ve hasretimiz yankılanıyor yamaçlarda.

Sevgili!
Nasıl iltica edelim sana ;
huzuruna nasıl varalım, yalvaralım?!.
Ve duyurabilsin mi sesini!?.
Efendim, duyar misin sesimizi?..

Sevgili!
Sen aşk ikliminde sultan, sen güzellik şahikasında dolunay, sen vefa göğünde
hilal.
Biz bir bakışının dilencisi,
biz dolunay tutkunları,
biz bayramı gözleyen oruçlar.
Güzellik ordusunun hakanı sen, gam ruzigârinda gedalar biz.
Sen imrenme, biz ayıplanma.
Sen özüsün varlığın ve biz varlık iddiasında küstah yoksullar…
Sen sabah yıldızlarının ışığı, biz gaflet uykusunda kervancı.
Dert ve keder denizinde çığlık çığlığayız biz,
kumrular ve bülbüller seni bestelemekte oysa.
Çığlıklarımızı bestelere karıştırıver efendim,
düşkünlerine, savrulmuşlarına kulak ver.
İtivermezsin elinin  tersiyle bizi, değil mi efendim?..

Sevgili!
Sen gitmiştin…
Yokluğunda kaybettik önce varlığımızı ve sonra yok eyledik aklımızı da.
Hasretinle akan zamanlarda cevherimiz özden, madenimiz mıknatıstan ayrıldı.
Sen gitmiştin…
Gönüllerimiz billur kadehler gibi çalındı sengsarlara;
ırmaklarımız mecralarında susuzluğa mahkum edildi.
Sen gitmiştin…
Çelik mermere çarptı, iradeye ateş düştü yokluğunda.
Hasretinden akıllar yitirildi efendim,
gönüller gölgelere düştü.
Kucak kucağa güneşlerimiz söndü,
dudak dudağa denizlerimiz kurudu
ve sen gitmiştin  efendim.
Sen gitmiştin…
Seninle birlikte her şeylerimiz gitti.
Şehitlerimiz kefenlerinden sıyrıldı senden sonra;
kanlarımız sahralar doldurdu.
Kelimelerimiz anlamlarını yitirdi,
kutlu erlerimiz tutsak oldu nefis ordularına…
Hiçbir şey kazanmadık ayrılığında, efendim,
hiç kâr elde edemedik.
Aldandık, hep aldandık.
Delilimizi yitirdik, delillerimizi yitirdik.
Dillerimiz dilim dilim edildi efendim.
Bize sevmeyi unutturdular ilkin;
sonra sevginin ne olduğunu…
Kendi gönlüne ihanet edenlerimiz, gönlün kendisine ihanet ediyorlardı artık.
Vurgunlar yedik pes pese efendim…
Ve sen gitmiştin.

Sevgili!
Sen gitmiştin…
Biricik sığınağımız, varlığımızın övüncü, yüz akımızdın.
Hayırları söyleyip gitmiştin,
biz ser işler olduk.
Uzun uzun emellere kapıldık,
kapılanıp kaldık umutların kapısında.
Yolunda yürümekten üzerimize düşen,
baş kaldırdık önce ve sonra yıkılışlar gördük hep efendim.
Ellerimiz vardı açıldıkça dolan, uzandıkça verilen;
böğrümüzde kaldı ellerimiz.
Hanım idik halayık olduk;
bay idik köle edildik.
Sen gitmiştin…
Yanmış igsilerle kara bahtımıza kara resimler çizdiler.
Aşk dervişleri avare, pejmürde, hercâyî rüzgârlara kapıldılar,
dönüşlerinin ahengini kırdılar.
Bölük bölük kadınlarımız,
grup grup erlerimiz,
demet demet çocuklarımız,
kimi güler, kimi ağlarken yitirdiler kendilerini.
Ve sen gitmiştin efendim…
Sevgili!
Hani bir aşk idin, bir güzellik idin sen, güzellikle askın kesiştiği
prizmada.
Güzelliğin cihanı gösteren bir ayna;
aşkın o aynanın cilası idi hani.
Güzelliğin olmasa efendim,
aşkı hiç bilmeyecekti cihan;
aşkın olmasa güzelliği hiç anlamayacaktı.
Aşk pazarında mezat hep güzelliğine; güzellik yurdunda yollar hep aşkına
durmuştu efendim…
Ve sen gitmiştin…
Sevgili!
Derd ile ağlayandın; hem derde salandın!..
Gönül yurdunda çaresizlerin çaresi, hastaların merhemiydin.
Saadetle yasamış, saadet çağını yaşatmıştın.
Suretleri ve canları iman ile sen şekillendirmiş,
“Lâ” ile “Illa”yi i’câz ile sen dillendirmiştin.
Sen gidince, ey sevgililer sevgilisi, güvercinlerimiz tuzaklara esir düştü;
Hüdhüdlerimizin mil çekildi gözlerine.
Artık düşmanlarımız dostlar arasında;
dostumuz düşman içinde.
Divanelere döndük, yaya kaldık yolunda.
Kendimizi unuttuk, seni bilmez olduk…
Sana muhtacız!..
Sana en fazla muhtacız.
En fazla sana muhtacız.
Uyandır bizi uykumuzdan…
Gel ey sevgili!
Bir gelişle gel, bir gülüşle gel.
Doğ ufkumuza, sar dünyamızı, gir gönlümüze yeniden…
Sana muhtacız…

Sana en fazla muhtacız…
 

islamiyetin gücü

ne iyi gün
bir şey yok bir şey var
ama ne iyi yok bir kaza bela Devamı Arka sayfada…

Hadis-i Şérif

hadis

Hadis-i Şérif

www_manzara_be_-_hadis-i_serif

Duâların Esrârı

Duâların Esrârı

Duâların Esrârı

“Eğer sizin duanız olmazsa ne ise yararsınız ?” buyurmakta Yüce Mevla.

Duanın gücünü hepimiz hayatımızda bir şekilde yaşamışızdır. Büyüklerin eli öpüldüğünde onlardan dua istenir. dua et yeter denilir. Kiminin parası kiminin duası deyisinde de dikkat çekilmek istenen kelime Duadır. Hayal bile edilemeyecek şeyleri gerçekleştiren, üzgün yüzlerin bile gülümsemesine sebep olan yine Duanın gücüdür. Dua aslında yaratıcıyla olan bağlantının teyidi bir yerde ispatidir. DUA yaptığın kadar kul, kabul edildiği kadar sevgilisindir Rabbin katında.

Kuran’a Göre Dua

“Çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek” anlamlarına gelen dua, Kuran’a göre “kulun bütün benliğiyle Allah’a yönelmesi” ya da “gücü sınırlı ve sonlu bir varlık olan insanın, sınırsız ve sonsuz bir kudret karşısında acizliğini kabul ederek yardım dilemesi” şeklinde tanımlanmaktadır.

Allah inancı olan her insanın çeşitli şekillerde dua ettiği bir gerçektir. Ancak insanların oldukça büyük bir kısmı duayı, sadece darlık ve sıkıntı anında elden gelen tüm ihtimaller denendikten sonra Allah’ı hatırlamak şeklinde anlamaktadırlar. Bu insanlar üzerlerindeki sıkıntı geçince bir sonraki darlık ve sıkıntı anına kadar Allah’ı unutur ve ondan bir şey talep etmeyi akıllarının ucundan dahi geçirmezler.

İnsanların başka bir bölümünde de son derece hatalı bir dua anlayışı hüküm sürmektedir. Bu insanlar için dua, küçük yaşlardan itibaren ailenin yaşlı bir ferdi tarafından öğretilen anlaşılmaz bazı sözlerdir. İnsanların bu tür dualarında Allah’ın varlığı, birliği, büyüklüğü, kudreti, insanları sürekli olarak görüp-işittiği, dualara icabet edeceği fazla düşünülmez. Önceden ezberlenmiş olan dua kalıpları tekrarlanır, durur. Oysa kitabımızın da konusu olan, Allah’ın Kuran aracılığıyla insanlara duyurduğu dua çok farklıdır.

Kuran’a göre dua etmek, Allah’a ulaşabilmenin en kolay yoludur. Şimdi Allah’ın sıfatlarını bir düşünelim. O, insana şah damarından daha yakın olan, her şeyi bilen, işitendir… İnsanın içinden geçirdiği tek bir düşünce bile Allah’tan gizli kalmaz. O halde samimi olarak Allah’tan bir istekte bulunmak için insanın sadece düşünmesi bile yetmektedir. İşte Allah’a ulaşmak bu denli kolaydır.

İnsan kulluk bilincinde olduğu sürece Allah Katında bir değer kazanabilir. Bu yüzden insanın Allah’a yönelmesi, hataları konusunda Allah’a itirafta bulunması ve sadece Allah’tan yardım dilemesi gerekmektedir. Bunun dışında bir davranış tarzı Allah’a karşı büyüklenmektir ki, Kuran’da bunun cezasının sonsuz cehennem olduğu bildirilir.

Günümüz toplumlarında dikkat çeken bir gerçek, diğer birçok ibadet gibi duanın da terk edilmiş bir gelenek olarak düşünüldüğüdür. Aslında bu düşüncenin gelişmesinin perde arkasında “Allah’tan bağımsız, kendi kendisine işleyen bir dünya” olabileceği telkini yatmaktadır. İnsanların büyük bir kısmı ister istemez yaşantılarının başlangıcından sonuna kadar tüm olayların kendilerinin ve çevrelerindeki insanların kontrolünde cereyan eden olaylar olduğunu düşünürler. Bu yüzden de ölümle burun buruna gelmeden ya da çok büyük bir felaketle karşılaşmadan Allah’a dua etme ihtiyacı duymazlar. Oysa bu büyük bir yanılgıdır. Bu yanılgıda öyle bir noktaya gelenler olur ki, bunlar duayı adeta geçmiş zamanlardan günümüze kadar ulaşmış bir sihir tekniği olarak algılarlar. Halbuki dua, yaşamın geneline yayılacak başlı başına bir ibadettir.

İnsanların tamamı duaya muhtaçtır. Fakir ve zor şartlar altında yaşayan birinin zengin bir insana göre duaya daha fazla ihtiyacı olduğunu düşünmek, dua konusunu temelinden yanlış anlamak demektir. Maddi durumu iyi olan, hayatta tüm istediklerine kavuştuğunu düşünen bir insanın duaya ihtiyacı olmadığını düşünmek son derece hatalıdır. Çünkü bu durumda dua etmenin tek sebebinin dünyevi arzuların tatmini olduğu anlamı çıkmaktadır. Oysa müminler hem dünya hayatları için, hem de ahiretleri için dua ederler. Dua beraberinde tevekkülü de getirir. Dua eden insan, karşısına çıkabilecek zor ya da kolay her türlü durumu, tüm olayları, kainatın Yaratıcısı ve Hakimi olan Allah’ın takdirine bırakmış demektir. Bir problemi çözmenin ya da önlemenin bütün yollarının evrendeki tüm kudretin sahibi olan Allah’a dayandığını bilmek, tüm işleri ona havale etmek ve sadece ona dua etmek, mümin için bir ferahlık ve güven kaynağıdır.

Oruç Tutmak Kur’an’a Tutunmaktır

  Oruç Tutmak Kur’an’a Tutunmaktır
 

Oruç Tutmak Kur’an’a Tutunmaktır

H. Hilmi Yılmaz
Piraziz Müftüsü

Oruç, hayatın anlamını ve hedefini yaşayarak öğrendiğimiz bir okuldur. Gönül dünyasının güzelliklerini, iyilik ve yardımlaşmanın huzurunu, barış ve kardeşliğin gücünü, dünya ve ahiret saadetinin yollarını burada öğreniriz.

Yüce Allah, “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de oruç tutmak farz kılındı. Ta ki korunasınız.” (Bakara, 183) buyuruyor. Allah Teâlâ’nın emri olan orucu tutmak, Allah’ın emrini tutmaktır. Gayesi ise, Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak, böylece takvaya ulaşmaktır. Oruç, asıl değer ve üstünlüğünün maddî farklılıklarda değil, ahlâk ve fazilette olduğunu ifade eder. Hedef olarak takvayı gösterir. Oruç, hedefimizi tutturmak için tutumumuzu gözdengeçirmektir.

Oruç, bir kalkan gibi bizi kötülüklerden korur. (Buhari, Savm, 2) Şeytanın elini kolunu bağlar, geçit noktalarını kapatır. Duygularımızı yumuşatır. Öfkemizi teskin eder. Düşüncelerimizi derunileştirir. Davranışlarımızı olgunlaştırır. Gönül dünyamızı aydınlatır. Eksiğimizi ikmal eder. Oruç hem bir onarım hem de bir donanımdır.

Oruç kardeşlik ve barıştır. İnsanca bir duruştur. Olumsuz olanı durduruş ve yeniden diriliştir. Bütün ibadet, iyilik ve ahlâkî davranışlar gibi oruç da bize cennetin kapılarını açan bir anahtardır. Sadece ramazanda değil, bütün hayatımız boyunca, kapımız kötülüklere kapalı, hayır ve iyiliklere açık olmalıdır. Biz oruç tutarız; oruç da bizi kötülüklerden, günahlardan ve cehennemden uzak tutar.

Dikkatlerimizi maddenin ve midenin ötesine çeken oruç, Allah’a kulluk etmek (Zariyat, 56) ve güzel ameller sergilemek (Mülk, 2) noktasında varlığımızın gayesini hatırlamamıza vesiIe olur. Sadece varlık gayesini idrak edenler, varlığın hakikatine vâkıf olabilirler. Gafil olanlar, sefil olurlar. Oruç bize, sürekIi olanı süreli olana tercih etmeyi öğretir. Oruç gafletten uyanmak, hakka adanmaktır. Oruç, hayatımızla varlık gayemizin ne kadar tutarlı olduğunu yeniden gözden geçirmektir.

Oruç, niyet, hareket ve davranışlarımızı Allah rızasının rengine boyar. Hayatımıza ibadetin huzurunu, tefekkürün derinliğini ve ahlâkın yüksekliğini katar. Allah Teâlâ’ya onu görüyor gibi kulluk etmeyi (Müslim, İman, 1) bir hayat tarzı haline getirmemizi sağlar. Din, sadece cami içerisinde yaşanan bir nizam değil, bütün hayatın kendisiyle ölçüldüğü bir nizamdır. Oruç, Allah rızasını, sonsuzluk âlemini ve sorumluİuk duygusunu hesaba katmaktır. Oruç tutmak, Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmayı, her durumda göz önünde tutmaktır.

Hakikate susamış gönüllere ilâhî bir rahmet olan Kur’an-ı Kerim, ramazan ayında nazil olmaya başlamıştır. Bu sebeple bu ay bütün mevsimlerin güzelliklerini taşır. Oruç ikliminde yaşamak, müminlerin, bütün yılboyunca gönüllerinde yaşatılan bir özlemdir. Camilerde, mescitlerde ve evlerimizde daha sık saf tutuyoruz, ellerimiz daha çok Kur’an tutuyor. Kur’an’a tutunarak hayatımızı daha tutarlı bir hale getirmeye çalışıyoruz. Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ramazan ayı, insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kur’an’ın indirildiği aydır.” (Bakara, 185) Oruç tutmak, Kur’an’a tutunmaktır.

İlâhî rahmet, bütün mevcudatı bürümüştür. Yüce Allah buyurur ki: “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (Araf, 156) Herkes kendi gayret ve çabasıyla nasibini çoğaltır. “Herkes için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” (Necm, 39) Oruç ilâhî rahmeti kuşanmaktır. Hayat şartlarının meydana getirdiği ayrılık ve ihtilâfları, insanlık şartlarının gerektirdiği birlik, beraberlik ve yakınlık noktasına bağlayan ve bu noktayı merkezileştiren bir özelliğe sahiptir oruç. Oruçla toplumsal barış yeniden tesis edilir. Gönülden gönüle sevgi ve saygı akımı başlar. Oruç, İslâmın eşitlik ilkesinin en mükemmel tezahürlerinden biridir. Kardeşliğe aykırı ne varsa oruç ona karşı çıkar. Oruç ellerimizin daha sıcak tutuşmasıdır. Sevgiye, kardeşliğe, paylaşmaya, iyiliğe doğru yol tutmaktır.

Oruç, kötü alışkanlıkların zincirini kırar. İradenin yönünü hayra ve iyiliğe doğru çevirir. Nefsin zaptettiği kalelere özgürlüğün bayrağını diker. Rahmet kapılarını açar, cehennem kapılarını kapatır. (Buhari, Savm, 5) En kötü kölelik, kişinin nefsine tutsak olmasıdır. Nefsanî arzularını kontrol edemeyen bir insan kolaylıkla kötülük işler. Kötü alışkanlıklarının kurbanı olur. En önemli kontrol mekanizması imanî ve ahlâkî değerlerdir. Yüce Allah: “Kendi nefsinin arzusunu kendisine ilâh edineni gördün mü?” (Casiye, 23) buyurur. Sevgili peygamberimiz de şöyle buyurmaktadır: “Akıllı adam, nefsini kontrol altında tutan ve sonsuzluk hayatı için hazırlık yapan kimsedir.” (İbn Mace, K. Zühd, c. 2, s. 1423) Oruç tutmak, nefsin tutsaklığından kurtulmak, onun dizginlerini elinde tutmaktır.

İrademizi kuvvetlendiren oruç, nefsanî ve şeytanî dürtülere karşı mukavemetimizi artırır. Oruç bir nefis tezkiyesi, bir irade terbiyesidir. Söz ve işlerini yalanla kirletenleri uyarır. (Buhari, İlim, 30) Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems, 10) Oruç, her türlü günah ve kötülüklere karşı kendini tutmaktır.

Oruç, riya ve gösterişi hayatımızdan kovmayı öğretir. Oruç şeytan elinin ulaşmadığı, gösterişin bulaşmadığı bir ibadettir. Nitekim kutsi bir hadiste Yüce Allah şöyle buyurur: “Oruç, Benim içindir; onun karşılığını Ben vereceğim (Müslim, Siyam, 164) İhlâs ve samimiyet ibadetlerin ruhudur. Allah Teâlâ’ya yakın olmanın sırrına erenler, başkalarının görmesinde, kendileri için itibar araştırma zilletine katlanamazlar. Oruç tutmak, basit hesapları aşan bir ruh yüceliğine ve olgunluğuna ulaşmak için kendimizi değerlendirmeye tabi tutmaktır.

Oruç bize, sabrı, sebatı, istikrarı, azmi ve kararlılığı öğretir. Hayatın zorluklarına katlanamayanlar, başarının doruklarına kanatlanamazlar. Oruç sabırla sınanmak, azimle donanmaktır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Sabredenlere mükâfatları, hesapsız ödenecektir!” (Zümer, 10) Sabrın ödüllerinden biri de başarı ve zaferdir. Oruç tutmak, sağlam bir iradeyle zorluk ve kötülüklerle savaşa tutuşmaktır.

Oruç bize mahrumiyeti tattırarak elimizdeki nimet ve imkânların hem kıymetini hem de kaynağını gösterir. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şükrederseniz elbette size nimetlerimi artırırım ve eğer nankörlük ederseniz, azabım pek çetinir.” (İbrahim, 7) Hayatın ve sahip olduklarının değerini bilmeyenler, onları değerlendiremezler. Şükretmek için farketmek gerekir. Unutmak gaflete, gaflet dalâlete, dalâlet hezimete yol açar. Oruç bir uyarı, bir uyarış, bir farkına varıştır. Oruç, pas tutan gönül aynasını parlatır. Oruç, kadrini bilenleri, Kadir Gecesi’nin rahmetiyle arındırıp bayramın aydınlığı ile kucaklaştırır. Oruç, insanın gönlünü aydınlatarak bütün hayata ışık tutar.

En Yeni Dini Resimler - En Hoş Görünümlü Resimler


Ümidini Yitiren, Her Şeyini Yitirmiş Olur

Toplumda en mühim mesele, ümidini kaybetmeme meselesidir. Maddî konuda da manevî konuda da ümid, vazgeçilmezlerimizin en başında gelir.
Bundan dolayı İslam büyükleri şurada burada ümitsizlik telkin edenleri hiç iyi karşılamamışlar, şeytanın sözcülüğünü yapıyor güzüyle bakmışlar ümitsizlik yayan insanlara.

İrşad kitaplarındaki şu çarpıcı misal, ümidin insan hayatındaki önemini ifade eder.

Hayatın tüm tecrübelerini yaşamış olan yaşlı zat, karşıdan ağlayarak gelen adama sorar: “Evladım neden ağlıyorsun, bir felakete mi uğradın?”

— Sorma der, ağlayan genç, mahvoldum, dükkânım yandı, bu yetmiyormuş gibi kasadaki paralarım da yandı; bütün sermayem gitti, geriye sadece borç senetlerim kaldı! Yaşlı zat gencin başını okşayarak konuşur:

— Evladım der, bunlar ağlanacak kayıplar değildir. Sil gözünün yaşını. Ben de ümidini kaybettin de onun için ağlıyorsun, sanmıştım! Sözlerine şunları da ekler: “Unutma der, ümidini kaybeden adam bir daha teşebbüse geçemez ki kaybettiklerini kazanma ihtimali söz konusu olsun. Ama ümidini kaybetmeyen adam yeniden teşebbüse geçer, şimdi kaybettiklerinin hepsini de zaman içinde kazanabilir. Sen ümidini kaybetme evladım ümidini!

İşte yaşlı zatın bu sözleri gerçeğin ta kendisidir. Şu anda işleriniz iyi gitmeyebilir, sıkıntı ve zorluklarınız olabilir. Ama unutmayın bu hep böyle devam edecek değildir. Bir gün gelecek bu zorluklar sona erecek, yeni güzel günler devreye girecektir. Yeter ki bu günlerin geleceğine olan ümidinizi yitirmeyin. “Bu da geçer yahu!” diyerek sabretmesini bilin. Zor günlerde bile sabır sevabıyla yine kazanç içinde olmaya bakın. İhya’daki bir hadis ortalığın tümüyle bozulduğu yolunda ümitsizlik telkin eden adamı şöyle tarif eder:

— Kim insanlar tümüyle bozuldu, hiç sağlam adam kalmadı, her şey mahvoldu diye ümitsizlik yayarsa bilsin ki bozulan, insanların tümü değil, ümidini kaybeden o insanın kendisidir!

Çünkü kıyamete kadar bozulmayıp da hakkı yaşayanlar mutlaka bulunacaktır. Burada mühim olan bizlerin hangi tarafta yer aldığımızdır. Biz hakkı yaşayanların içinde isek batıla kayanlar bize zarar veremez. Maide Sûresi’nde: “Ey iman edenler! Siz hakta sebat etseniz batılda olanlar size zarar veremezler!” buyrulmaktadır. Yani siz vazifenizi yapın vazife-i İlahiye karışmayın. Nitekim üç ümmetli, iki ümmetli peygamberler gelmişlerdir. Ümmetlerinin azlığını, şartların zorluğunu hiç düşünmemişler, sadece görevlerini tam yapıp yapmadıklarına bakmışlar, ümitsizlik onların lügatinde hiç yer almamıştır.

Şeytan ise bunun zıddını fısıldar, hep ümitsizlik telkin eder. Bostan’ü-l-Vaizin’de şeytanın telkin ettiği bir ümitsizlik örneği şu çarpıcı misalle anlatılır: “Bağdat’ta şevk içinde hizmetlerini sürdüren Cüneyd-i Bağdadi, bir gece rüyasında şeytanın sokakta şarkı söyleyerek gittiğini görünce: ‘Neden böyle saygısızca bağırıyorsun insanların içinde?’ der. Şeytan, ‘Hani insan?’ der. ‘Sen bunları insan mı sanıyorsun? Bağdat’ta şu anda sadece üç insan var, onlar da Şiraz Mescidi’nde ibadetteler. İnanmazsan uyanınca git gör!’ diye adres de verir. Uyanıp hemen abdestini alarak Şiraz Mescidi’ne koşan Cüneyd-i Bağdadi, gerçekten de üç kişiyi namazda bulur. İçinden bir ümitsizlik fırtınası kopar. Demek ki koskoca Bağdat’ta adam kalmamış bu üç kişiden başka diye hayıflanırken biri selam verip kulağına eğilerek fısıldar:

— Şeytan sana ümitsizlik telkin etmek istiyor. Bağdat, ALLAH dostlarıyla doludur! Sakın şeytanın tuzağına düşüp de ümitsizliğe kapılma!”

Camide Yaramazlık Yapmanın Keyfi

Cami de yaramazlık yaptığı için dayak yiyen bir çocuğu gördüğüm zaman, o dayağı atan koca adamı dövesim geliyor.

“Burası Allah’ın evi, utanmıyor musun burada koşmaya?” diyerek çocuk döven insanlar “Allah’ın evinden çocukları soğutmanın günahını taşıyorlar. Çocuk, “Burası Allahın evi!” diyen adama “Biliyorum!

Burası senin evin değil ki bana müdahale ediyorsun. Allah’ın evinde ben çocukluğumu yaşıyorum!” dese, ne cevap verebilir müdahale edenler.

Ayrıca çocukların camide yaramazlık yapmanın günah olduğunu kim söylemiş?

Çocukluğunuzda teravih namazında yaramazlık yapmadınız mı hiç?

Üst katta namaz kılarken, alt kata 99’luk tespih atma cesaretini göstererek, gülmekte güldürmekte keyifli değil miydi çocukken?

Allah Resulü olsaydı cami de koşturan yaramazlık yapan çocuklara nasıl davranırdı?

Bir gün, Hz. Peygamber Mescidi Nebevi de Hz. Ömer ve ashabıyla muhabbet ederken, bir bedevi mescide geliyor. Mescidin bir köşesine geçip küçük tuvaletini yapıyor. Bunu gören Hz. Ömer, hemen müdahale edip bedeviye haddini bildirmek isteyince, Allah Resulü müdahale ediyor. “Bırak! O cahil. Su dökünce temizlenir orası!”

Çikolatalı Tevrat

Yahudilerin çocuklarına kutsal kitapları Tevrat’ı çikolata ile sevdirdiklerini okuyunca, yıllardır çocuklara dini sevdirme adına yaptığımız hataları tekrar sorguladım. Bir Yahudi baba çocuğunun önüne Tevrat’ı ilk koyduğunda, çocuğunun ağzına hemen bir çikolata veriyormuş. Çocuğun beyninde çikolatanın tadıyla Tevrat arasında bir ilişki kurdurmak için yapılan bir yöntemdir bu.

“Vay be! Şu Yahudilere bak! Ne yöntemler kullanıyorlar” diye düşünmeden edemiyor insan. Böyle düşünenler için bir hatırayı sizinle paylaşmak istiyorum. Hatıranın kime ait olduğunu hatırlamıyorum. Bir yazarın hatıralarını okurken dikkatimi çekmişti.

“Köye annemi ziyarete gitmiştim. Annem bana sofrayı hazırlarken ben de cam kenarından çocukluk hatıralarımın geçtiği köyümüzü seyrediyorum. Caminin minaresine bakarken, ilk Cuma namazım geldi aklıma. Camdan minareye bakarken anneme “Anne! Çocukken sen bana istersen bugün sende Cuma namazına git demiştin. Bende kalktım Cuma namazını kıldım camide. Daha okula bile başlamamıştım. Cuma namazı çıkışında caminin yanında ki bakkal amca bana çikolata vermişti. Bu o kadar hoşuma gitti ki, keşke Cuma günü gelse de yine Cuma namazına gitsem de çikolatamı da yesem diye düşünürdüm.

İkinci sınıfa geçtiğim yaz tatilinde sen bana oğlum arkadaşlarınla oyun oynarken ara sıra vakit namazlarını da camide kılsan çok sevinirim demiştin. Birgün arkadaşlarla oyun oynarken öğlen ezanı başlayınca öğlen namazını cami de kılayım da annem sevinsin diye namaza gittim. Namaz çıkışı caminin yanında ki bakkal amca bana yine çikolata verdi. Ben o kadar sevindim ki, o günden sonra canım ne zaman çikolata çekse namaza giderdim. Çıkışta da yan gözle bakkal amcaya bakardım. Namazdan her çıkışımda bakkal amca bana çikolata verirdi.

Ben bunları anneme anlatırken annem bir yandan çayımı koyuyor bir yandan tebessüm ediyorudu. Ben konuşmamı bitirince annem; “Biliyorum oğlum!” dedi. Ben şaşırmıştım. Anne sen nerden bileceksin. Ben sana bunu ilk defa anlatıyorum dedim.

Annem; “Oğlum seni ilk defa Cuma namazına göndermeden önce caminin yanında ki bakkala uğradım. Bugün oğlum ilk defa Cuma namazına gelecek. Namaz çıkışı ona mutlaka bir tane çikolata ver dedim. Çikolatanın parasını da hemen ödedim. Sana vakit namazına da ara sıra git dediğim gün yine bakkal amcaya uğradım. Ona birkaç çikolata parası bıraktım. Bundan sonra oğlum ne zaman camiye gelirse her seferinde ona mutlaka çikolata ver diye tembihledim.

Annem bunlara anlatınca ben hem şaşırmış hem sevinmiştim. Bir öğretmen olarak, Anadolu insanının camiyi sevdirme modelini görmek, bana çok güzel bir yöntem öğretmişti.”

Bu konuyu bir arkadaşımla konuştuğumda bana mahallesinde ki caminin imamından bahsetti. “Bizim caminin imamının da bir dolabı var. Dolap’ta sadece çikolata ve şeker var. Camiye gelen çocuklara sürekli bir şeyler veriyor dedi.

Bunu duymak beni elbette sevindirdi. Ancak arkadaşıma “Sende fırsat buldukça, imkanın oldukça o dolaba bir paket çikolata yada şeker ver!” dedim. Hiç aklıma gelmemişti dedi.

Camiyi çocuklara sevdirmek sadece din görevlisinin görevi değil ki!

Çek Virdini Unut Derdini

Kalbin gıdası zikirdir. Günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. Kalbini diriltmek ve beslemek isteyen kimse Yüce ALLAH’ın zikrini çok yapmalıdır. Günah işleyenler, kalplerini zayıflatıp şeytanı kuvvetlendirmiş olurlar. Şeytanı kuvvetli olanın dini zayıf olur. Onun için haramlardan uzak durmalıdır
>
> -Zikre devam ediniz, virde önem veriniz. Çünkü kalbin tek ilacı zikirdir. Kur?an okumak, salâvat çekmek, hizmet etmek sevaptır; fakat bunlar kalbe ilaç olmaz, nefsin çirkin sıfatlarını değiştirmez. Nefsi ancak zikir terbiye eder.?
>
> -Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür.
> Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir. Rabbü?l-Alemin:
>
> Dikkat edin, uyanık olun; kalpler ancak ALLAH? ın zikriyle huzur bulur,)* buyurmuştur.?
>
> Ra’d 28
>
> -Yüce ALLAH’i zikre devam ediniz.Zikir çekerken uyanik olunuz.ALLAH zikrini kalbinizin içine yerlestiriniz. Zikir kalbe yerlesince siz istemesenizde kalp Yüce ALLAH’i zikreder.
>
> Midenizi düsünün;o,siz istemesiniz de kendi isini görür.Siz uyurken bile işine devam eder.Içine zikir yerleşen kalp de böyledir.”
>
> —Bir insan yemek yemese aç kalır, halsiz düşer, kalbin gıdasıda zikirdir ve çekilmeyince o kalb ölür . Bu yüzden virdinizi aksatmayınız ve bırakmayın ,bir yaralı, yarasına ara sıra merhem sürerse,arada bir ilaç alırsa faydası olmayacağı gibi arada bir çekilenVirdde fayda sağlamaz., hem vird çekince o yarayı (kalbi) tedavi etmektir.
>
> ama günah işleyince o yarayı kanatmak olurki,hiç faydası olmaz. Bu yüzden virdinizi çekin ve günahlardan korunun4-5 aydan fazla vird çekmeyenlerin virdini 5 bine düşüreceğiz 5 bin çekecek.
>
> –Vird çok önemlidir virdin yerini hçbir şey tutmuyor siz kuran okuyorsunuz yasın okuyorsunuz başka sureler okuyorsunuz ama kalbinize hiçbir fayda sağlamıyor.Kalbiniz ancak vird çekerek temizlenir.Vird çekmezseniz kalbinizdeki pislikler lekele çoğalıyor hiçbir şeyden feyiz ve tat alamıyorsunuz virdinizi çekiniz.
>
> Doktora gidiyorsunuz size ilaç veriyor o ilacı almazsanız hastalığınız geçmiyor manevi hastalıkların ilacı virdtir,zikirdir.
> Zikirsiz sofi olmuyor zikir çekmeyen sofiden hiçbir şey olmuyor ne yapın ne edin virdinizi çekin .
>
> Gafletle vird çekmeyin önce gafletten uyanın gafletle çekilen virdten feyiz alınmaz . neden feyiz gelmiyor gaflette olduğunuzdan ondan gelmiyor

Ayıp Örtmek

Bismillahirrahmanirrahim

Mümin, bütünüyle faydadan ibarettir. Birlikte yürüdüğünde, sana (güzel şeyler anlatıp) fayda verir. Kendisine akıl danıştığında, (en doğru ve gerekli bilgiyi verip) sana yararlı olur. Ortaklık kurduğunda (hainlik düşünmez) sana kazanç sağlar. O, her şeyiyle, her işinde (tepeden tırnağa) faydadan ibarettir.
[Hadis-i Şerif (Ebu Nuaym)]

Başkalarının kusur, eksiklik, utanılacak şey, suç, cürüm, şeref ve haysiyete aykırı davranış, nezaket ve terbiye dışı, fena, kötü, utanç verici şey cinsinden yaptığı işlerin duyulmasını, görülmesini önlemek, yayılmasına mani olmak. Toplumu ve insanları kötülüklerden korumak için işlenen ayıpları örtmek ahlâkî faziletlerin başında gelir. Böylece Islâm’ın övdüğü, müslümanlarda bulunmasını istediği faziletlerden birisi de başkalarının ayıp ve kusurlarını örtmek ve gizlemektir. Buna karşılık; bir müslümanı küçük düşürmek, şahsiyetini lekelemek ve onu rezil etmek için ayıplarını araştırmak ve başkalarına anlatıp açıklamak ise büyük bir ahlâksızlık olup, Islâm tarafından yasaklanmıştır. Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

Müslümanların ayıplarını (ve gizli şeylerini) araştırmayın…” (el-Hucurât, 49/12). Resulullah da bir hadiste: Birbirinizin özel ve mahrem hayatını araştırmayın” (Müslim, Birr ve Sıla, 30) diye buyurmaktadır.

Resulullah (aleyhi selatu vessellem ) başka bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır:

Her kim bir müslüman kardeşinin ayıp ve kusurlarını, kimsenin görmediği ve görmesini istemediği şeylerini örterse, Allah’u Teâlâ da kıyamet gününde onun ayıplarını örter. Her kim müslüman kardeşinin meydana çıkmasını istemediği birşeyini ortaya çıkarır ve dile verirse; Allah da onun ayıplarını, kimsenin bilmesini istemediği hallerini meydana çıkarır. Bu suretle kendi evi içinde de olsa onu rezil eder. Müslüman kardeşinin ayıplarını örten, bir ölüyü diriltmiş gibidir. ” (Buhârî, Mezâlim, 3; Müslim, Birr, 58; Tirmizî, Birr ve Sıla, 85)

Müslümanın ayıp araştırması değil, bilâkis gördüğü ayıp ve kusurları örtmesi gerekir. Diğer bir hadis-i şerifte: Kim bir müslümanın ayıbını dilerse Allah da kıyamet gününde onun ayıbını örter. “ (Ebû Dâvud, Edeb, 39), Kim bir ayıp görür de örterse sanki kabrine diri gömülmüş bir yavruya can vermiş gibi olur. ” (Ebû Dâvud, Edeb, 38) buyurulmuştur.

Insan başkalarının ayıp ve kusurunu değil, kendi ayıp ve kusurunu görmeye çalışmalıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.s.): Kendi ayıbı, insanların ayıbını görmekten alıkoyan kimseye müjdeler olsun. “ (Aclûnî, Keşfu’l-Hafa, II, 46) buyurmuştur.

Ayıpların araştırılıp ortaya dökülmesi; insanları birbirine düşürmekten, aralarında kin ve düşmanlık tohumları ekmekten, fenalıkların yayılmasından başka bir şeye yaramaz. Insanların gizli kalmış kusurlarını açıklamak, herkese duyurmak onların utanma duygularının yok olmasına, sosyal kontrolün azalmasına ve böylece ahlâksızlığın süratle yayılmasına da sebep olur. Resulullah: Müslümanların ayıplarını, gizli hallerini araştırmağa kalkışırsan, onları ifsad eder (ahlâklarını bozar) veya ifsada yaklaştırmış olursun, ” (Riyazü’s-Sâlihin, III,154) buyurmuştur.

Peygamberimiz ve ashabı, kimsenin ayıplarını araştırmamış ve araştıranları da şiddetle kınamıştır. Peygamberimiz’in: “Din kardeşini bir suçundan dolayı ayıplayan kimse, o suçu (günahı) kendisi de işlemedikçe ölmez. ” (Tirmizî, Kıyâme, 53) uyarısını da hiç bir zaman unutmamak gerekir.

Bir gün Hz. Ömer’in yanına bir adam geldi ve ona şöyle dedi: “Benim bir kızım var, cahiliye devrinde onu diri diri toprağa gömmüş, sonra da ölmeden çıkarmıştık. Islâmiyet geldikten sonra ben de kızım da müslüman olduk. Fakat kızım Allah’ın yasakladığı bir şeyi yaptı ve had vurulması icab etti. Bunun üzerine, bizim bulunmadığımız bir yerde bıçakla kendisini kesmek istemiş. Biz durumu haber alır almaz koştuk, fakat boyun damarlarından birini kesmişti. Hemen tedavî ettik, iyileşti. Yaptığına pişman oldu. Tövbe ederek bir daha böyle bir şey yapmamaya karar verdi. Bir kabileden dünür geldi. Ben de olanları olduğu gibi anlattım.” Hz. Ömer, adamın bu sözlerine kızarak:

“-Allah’u Teâlâ’nın gizlediğini açığa mı vuruyorsun? Vallahi eğer kızın başından geçenleri başka birine daha anlatırsan herkesten önce cezanı ben veririm. Git, kızı diğer müslüman, temiz kızlar gibi evlendir dedi.” (Y. Kândehlevî, Hadislerle Müslümanlık, III, 1021).

Müslümanların başkalarının günah ve kusurlarını, işledikleri ayıpları örtmeye çalışmaları nasıl önemli bir ahlâkî görevleri ise; aynı şekilde kendi günah ve kusurlarını da ifşâ etmemeleri gerekir. Aşağıdaki hadîs-i şerif bize bu konuda da titiz davranmamız gerektiğini göstermektedir. Resulullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor:

Fenalıklarını açığa vuranlardan başka bütün ümmetim, halkın dilinden ve elinden salimdir. ”

“Bir adam bir gece fenalığı yapıp da Cenâb-ı Hak onu örtmüş iken:

Ey filânca ben dün gece şöyle şöyle yaptım demesi, suçunu ilân ve teşhirdir. Halbuki o, geceyi Allah’ın setrine mazhar olarak geçirmişti. Allah’ın örttüğü bu suçu sabahleyin teşhir etmiş, açıklamış bulunuyor. ” (Riyazü’s-Salihîn, I, 282).

Rabîatü’l-Adeviyye: “Kul Allah’ın sevgisini tattığı zaman, Allah onu kendi kusurlarına muttali kılar, böylece başkalarının kusurunu görmez olur” der.

Bu ayet-i kerime ve hadis-i şerifler, toplum içinde yardımlaşmak, birlikte iyi geçinmek, yapılan fenalıkları ve ayıpları örterek arkadaşlığı, dostluğu kuvvetlendirmek, dostca yaşamayı isteklendirmek ayıp ve günahları teşhir etmeden önlemek gibi insanî ve Islâmî faziletlerimizi belirtmektedir.

Öğretmenim Oruç‏

Hani o eski, o bilge öğretmenler vardır ya… Kucağında bir kitapla gelir her defasında. Eski ama hep yeni bir heyecanla bakılmış bir kitap. Neresinden baksan, okunmuşluğu kapağına sinmiş ten izinden, sayfa kenarlarına kıvrılmış çileli bakışlardan belli o eskimiş kitaplardan bir kitapla… Bir yüzüne bakarsın öğretmenin bir de göğsünde yetim gibi taşıdığı selüloz yığınına. O yüzün haresine sinmiş, o gözlerin çukuruna yağmış bilgeliği bir an önce emmek için yapışmak istersin kâğıtların sıcacık göğsüne. İşte öyle bir kitapla geldi öğretmenim oruç. Okuyarak, kendimi kendimden öteye taşırayım diye. Okuyarak, gözümü gördüğümden öteye taşıyayım diye. Her kitap bin okuma borçlandırır seni beni… Orada kelimeler davetkâr bir edayla sıralanmış beklerken, sayfalar kat kat yolunu kesmişken, savuşup gidemezsin bir kapağın eşiğinden. Okuma borcumuzu hatırlatan nazik bir uyarıcıdır oruç. İnsan, oruçla bedeninden ruhuna taşınır; kendini kendinden öteye taşır/ır. Oruç, insana yeni bir göz takar, diline yeni bir söz… Yeni bir gönül sunar. Suyu, ekmeği, meyveyi, yeri, göğü, insanı, sokağı, geceyi, gündüzü taze bir heyecanla görür oruç gözü. Sanki yeni baştan isimler koyar eşyaya oruç dili. “Bu ağaç dün burada mıydı?” “Ben hiç ıslanmış mıydım yağmurda?” Görmediği yaşamakları gördürür insana oruç gönlü. Iskalayışların hepsini ıskalayış… Yeni bir dolayıştır havayı suyu. Gülleri acemi bir koklayıştır. Mevsimleri eski(mi?) kalbimize yeni yeni sarıştır. Geçip giden, terk eden, yitirilen, eskiyen, eksilen “yüz”lerin eşiğinden dönüştür. Gidenlere ağlamamayı öğretir oruç kalbi. Oruç, yaşamanın sıcacık ve tanıdık şalını omuzlarından kaydırır insanın. Ezber bozar. Uzağı yakın, yakını uzak eder. Uzak ve unutulmuş kaygıları yakın eder. Göze batan lüzumsuz telaşları uzağa sürer. İnsanın içine başka türlü kıpırtılar sokar. İnsanın kendine dokunmamak üzere, tenine temas etmemek üzere, ötelediği, halı altına süpürdüğü incelikleri gün yüzüne çıkarır. Suskunları konuşturur. Konuşkanları susturur. Bencilliğin kalın kabuğundan çatlaklar açar oruç. Sanki daha bir geçirgen kılar gibidir insanı. Gönülden gönüle gizli yollara ışık tutar. Bir şefkat denizinin içinde ağır ağır salınan şeffaf omurgasızlara döneriz. Yardımlar, sadakalar, şefkatler, acımalar saklandıkları yerden başlarını çıkarır. Oruç, insanı yeni doğmuş gibi alır kucağına. Çocuksu sevinçlere, gölgesiz lezzetlere, lekesiz hazlara komşu eder; sanki yeni baştan buyur edilir insan yeryüzü sofrasına. Sessizdir oruç. Kitap da öyle. Bağırıp çağırmaz kitap, vıdı vıdı etmezler; insanın dokunuşuyla canlanır, yürümeye başlar, konuşur, içini açar, fısıldar. İnsan, bakışıyla, bir İsâ[as] dokunuşuyla ölmüş selülozları diriltir, nutka getirir. Gözlerinin karasına değdikçe kâğıt ve mürekkep, yeni aklıklar devşirir aklına, kara sevdalar yağdırır kalbine. İnsanın oruçta elinin kolunun bağlanmışlığı, Mûsa’nın [as] elini göğsüne sokmasına benzer; çıkardığında “yed-i beyza”yı [beyaz el] bulur avuçlarında. Elinde var olduğunu sandığı kudreti, kuvveti sahibine iade eder insan; göğsüne bağlar elini, kalbine koyar dilini. Yeniden başlar gibi olur hayata. Kalbiyle dokunur eşyaya, canının terazisi inceliklere hassaslaşır, mücevherlere acıkır kefeleri. Suskundur oruç. Tutanı olmazsa orucun, orada öylece sessizce durur, bekler. İçinde sakladığı cevherleri saçıp savurmaz ortalığa, incisini ışıktan sakınan sadef gibi kendi içine kapanır. Kitaplar da suskundur. Okuyanı olmazsa kitabın, o da bir köşede, suskunca bekler. Harfleri yanıp tutuşmaya hazırdır; sessizlikte küllenir ama insan nefesinin dokunuşuyla kor olup parlar, köze dönüşür. Kelimeleri baharı bekleyen tomurcuklar gibidir; yağmur ve ışık dokunur dokunmaz çiçeğe durur, meyve neşesi kuşanır. Oruç da kitap da insanını bekler söylemek için, söyleşmek için, dirilmek için, diriltmek için. Oruç da kitap da insanı enfüsüne, içine doğru çağırır. Okumak da oruç tutmak da görüntüye, gösterişe tenezzül etmez. Oruç, insanı içe doğru büyütür, içe doğru tezyin eder, içe doğru derinleştirir. Dışarıya söyleyeceği bir şeyi yoktur orucun. Okumak, her ne kadar görünür olsa da, görüntünün taşıyabileceğinden çok daha fazlasını saklar ardında. Okuyor görünebilirsin; ama okumanın sana ettiğini kimse resme sığdıramaz, objektife düşüremez, renge, biçime bürüyemez. Okumak, “görüntüyü kurtarmak”tan fazlasıdır çünkü. Elle dokunulur gözle görünür olan Mushaf’ın, yani kağıt ve mürekkepten ibaret bir cismin, “Kur’ân”’a, yani “okunan” bir çağıltıya/kıpırtıya dönüşmesi, senin nefesinin dokunuşunu bekler. Kitab’ın konuşan bir ruh kuşanması senin okuma eyleminle başlar. “Kur’ân”, “kıraat edilen”, “okunan” anlamına gelir. Yani okumadığın sürece o, “Kur’ân” değildir; seni bir köşede Mushaf (sayfalar) olarak bekler, suskun ve sözsüz kalır. Senin nefesin iksirdir Mushaf’a; onu “okunur” eyler, “Kur’ân” makamına çıkarır. Senin dilin ve damağın ana rahmidir Mushaf’ın mürekkep pıhtısına. Sımsıcak sarmalar bir çiğnemlik lekeyi, ete kemiğe bürür, tazecik nefeslere sarar, kalbine kıpır kıpır hayatlar düşürür. Kitab’a can olmaya, Kitab ile can olmaya başlarsın. Ramazan’ı “Kur’ân’ın indirildiği ay” olarak tarif eden Rabb-i Rahim-i Hakîm, oruç ile okuma arasındaki ikizliğe dikkat çekiyor . “Kur’ân’ın indirildiği ay”da okumak, oruç tutmak kadar öncelikli olmalı. Ki orucun öğretmenliğiyle, “Okunası” Kur’ân’ın anlamları daha bir açık ediliyor kalbe, nefse ve akla. Ve susuyorum… Kitab ile iftar edinceye

Kördüğüm Gibi‏


Kirletildi tüm değerler. Yapmacık baharlarla, suni lalezarlarla süslenmeye çalışılır oldu birliktelikler.
Bu kirliliklerden ask ve sevgi de nasibini aldı günümüzde.
” Sevmek dokunmaktır ” diye bir felsefe ya da daha doğrusu bir safsata koydular ortaya. Böylece, yüreklerde değil bedenlerde gezinip duran şeyin adi Sevgi oldu.

Flört adi altında, özgürlük namına, iffet ayaklar altına alindi günümüzde. Adeta bekârlara has bir değer olarak sunulur oldu adı aşk ve Sevgi olan kutsal değer. Evliler arasında ise esler birbirine güzel sözlerle hitab etmeyi ayıp sayar oldular. Ya da ” yahu bizden geçmiş artik ” diyerek, aşkın ve sevginin gün olup sönmesi gereken bir olgu olduğuna inandırdılar kendilerini. Nişanlılık dönemi yada evlilikler, denemek için yapılır oldu. ” Yürütemez isek ayrılırız” diyerek, adeta ayrılmak için evlenilir oldu. Gerçek aşkın ve sevginin var olduğu yuvalarda hiç ayrılık olur mu !? Yada aşktan ve Sevgiden kaynaklanan huzursuzluk olur mu hiç ??

Bugün tüm edebiyatçıları susturacak, tüm “sözde aşıkları” kıskandıracak Resulümüz, eşleriyle sakalaşır ve onları sevdiklerini, nasıl bir aşk ile bağlandıklarını söylemekten hiç çekinmezdi.

Hz. Aise sordular :
” Ey Allahın Resulü beni seviyor musun ? ”

Resulullah :
” Evet ya Aise, tabii Seviyorum ”

Hz. Aise bununla da yetinmiyordu ve hemen soruyor :

” Beni nasıl seviyorsun ? ”

Peygamberimiz sevgi tanımlamasını yapıyordu sevgili esine. İçten, samimi ve hayran kalınan bir ifadeyle:

” Kördüğüm gibi.. ”

Sevgiye bakin aşka bakin. Açılmayan, çözülmeyen, kördüğüm gibi sevgi.

Hz. Aise Peygamberimize sık sık sorardı :

“Ey Allahın Resulü, Kördüğüm ne alemde ? ”

O yüce resul cevap veriyordu :

” İlk günkü gibi !! “

“Dünya diz çöktüğüm yer kadardır”

Şia ve Ehl-Sünnet Nezdinde İnanç Konusu‏

Şia’nın kurtuluşa eren fırka olduğuna dair kanaatımı çoğaltan konulardan birisi de Şia akaidinin her selim akıl ve fıtrat sahibi insan tarafından kolayca kabul edilebilir olmasıdır. Onların nezdinde her mesele ve inanç hakkında Ehl-i Beyt imamlarından tam manasıyla yeterli bir açıklama mevcuttur.

        Oysa Ehl-i Sünnet ve diğer fırkaların bazı itikadi meselelere açık-seçik bir çözüm getiremediklerini görüyoruz.

        Bu bölümde önemli inançlardan bazıları hususunda her iki fırkanın görüşlerine değinip konu hakkında kendi kanaatımı herhangi ağır bir tenkid yapmaksızın beyan ederek seçimi okuyucunun kendisine bırakacağım.

        Bütün müslümanların inandığı bir takım temel inançlar vardır. O ise Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve

46 /  DOĞRULARLA BİRLİKTE

peygamberlerine İnanmak ve aralarında hiç fark gözetmemektir. Yine tüm müslümanlar Cennet’e, Cehennem’e ve Allah’ın kabirlerde olanları tekrar diriltip hep birlikte hesaba çekeceğine inanmaktadırlar. Yine tüm müslümanlar Kur’an-ı Kerim’e inanmakta ve Hz. Muhammed (s.a.a)’in son peygamber oluşunda ve kıblelerinin tek bir kıble oluşunda da görüş birliği içerisindedirler. Fakat bu inançlardan bazısının yorumunda ihtilaf edilmiş ve bu konular çeşitli kelami ekol ve mezheplerin ihtilaf alanı haline gelmiştir

”Bilenlerle Bilmeyenler Bir Olur mu” Ayetini Nasıl Anlamalıyız

Bir çok mahfilde konuşan insanlar bilginin ehemmiyyetinden bahsederken yukarıdaki ifadeyi kullanırlar.Ayeti kerimeden istidlal etmeleri güzel. Ancak mevlamızın bu ifadesindeki asıl maksad nedir?

Zümer süresi 9. ayet.fakat bu ayetden bir kaç önceki ayetlere bakmamız lazım.Esasen zümer süresi cennetlik ve cehennemlikleri ayrı ayrı sınıflara ayırdığı, bu hususları beyan ettiği için bu ismi almıştır. Surei celilenin başından itibaren halis dinin Allah için olduğunu ve bu hususda müşriklerin tavırlarını bir felaket karşısındaki halleri ile rahatladıkları zamanki davranışlarını bahsediyor.nihayet 6. ayeti kerimede bunun tam aksine halis Allah için ibadet edenlerin durumunu anlatarak,Evet öyle bir müşrik ile bir mümin arasında ne kadar fark vardır!.. bir kere düşünmeli! (yoksa o kimse ki) o mümin zat ki (gece saatlerinde) uyanık bulunarak ibadete devam eder, meşakketlere katlanır,riyadan uzak olarak tam bir samimiyyetle ibadet zevkine dalarak kulluk vazifelerini yerine getirmeye çalışır (secde edici ve kıyamda durucu olarak ahiret azabından çekinir) namaz gibi yüce bir ibadeti yerine getirmeye devam eder (ve Rabbinin rahmetini diler) ahiretde cennete girmeyi ve Allahın cemalini müşahede şerefine nail olmayı temennide bulunur.Artık böyle bir zat ile küfür ve ısyana mübtela bir şahıs bir olabilirmi? elbette olamaz.Ne mutlu öyle samimi,itaatkar mü’minlere. rasülüm.!(de ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olabilirlermi) Allahü tealanın birliğini,kudret ve azametini bilip kulluk vazifesini yerine getirenler ile böyle bir olgunluğa sahip olmayanlar aynı mertebede aynı faziletde bulunmuş sanılabilirlermi? Buna imkan varmı? (ancak saf akıl sahiplari düşünüverir) bundan ibret alırlar.

Yukarıda, birazda uzun sayılabilecek izahlar Ö.Nasuhi bilmen tefsirinden aynen alınmıştır.bunu okumak zannediyorum bu mes’eleyi anlamaya kafidir. Burada maksad sıradan her hangi bir şeyi bilen ile bilmeyenin bir olmayacağını anlatmak değildir. Bu husus zaten malumdur.marangozluğu bilen ile bilmeyen elbette bir olmaz. Fakat ayeti-kerimede hususiyle medhü sena edilen kullar var .O kullar neyi bildikleri için buna mazhar olmuşlar, o tarafa bakmak lazım.yoksa bunu umumileştirip ingilizceyi bilenler ve bilmeyenler balık pişirmeyi bilenler ile bilmeyenler bir olmaz gibi anlayarak gülünç duruma düşmemek lazım.Allahı, Rasulünü ve onların bilinmesini istedikleri bir çok şeyi bilen nice insan bazı dünyevi işlerden habersiz olabilir.bu gibi insanları, Allah yanında bilenlerden sınıfınamı dahil edeceğiz yoksa bilmeyenlerden sınıfınamı.?

Mantık ilminin okunması bu noktada ne kadar zaruri.

Hz. Muhammed’in İlk Hutbesi‏

Peygamberimiz Hz. Muhammed’in ırkçılığa karşı en güzel mesaj olan veda hutbesi oldukça meşhur ve sanırız onu duymayayınız yoktur. Peki ya O’nun ilk hutbesinde neler söylediğini biliyor musunuz? İşte ilk hutbe:
Bir cuma günü Medine yolunda

Bir çift güvercin ve örümcek ağı… Ölümle arasında bu ikisinden başka bir şey olmayan, düşmanlarıyla burun buruna geldiğinde arkadaşına “Korkma, Allah bizimle beraberdir”, diyerek moral veren Sevgili Peygamberimiz, çölün çile dolu yollarında Süraka’nın tehditlerine, yolun güçlüklerine boyun eğmeden 24 Eylül 622 tarihinde ashabının sevinç gösterileri altında Kuba kasabasına girdi.

Kuba kasabasında dört gün kalan Hz. Muhammed (sav) burada İslam’ın ilk mescidini, takva üzerine bina edilmiş olan Kuba Mescidi’ni inşa etti. Cuma günü olduğunda ise Medine’ye doğru yola çıktı.

Ashab-ı Kiram kılıçlarını kuşanmış Peygamberimizle birlikte ilerliyor, Medine’ye giden yolun sağında solunda toplanan insanlar Allah Celle’nin son Peygamberine selam veriyor, O’na olan sevgilerini göstermeye, hasretlerini gidermeye çabalıyorlardı. Ranuna vadisine geldiklerinde öğle vakti olmuştu.

Yarım hurma ile dahi olsa…
Peygamber Efendimiz Aleyhisselam, Salim bin Avfoğullarının oturduğu bu vadide ilk Cuma namazını  kıldırdı. Rasul-i Ekrem bu ilk Cuma namazının hutbesinde şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Sağlığınızda ahiret için hazırlık yapınız. Biliniz ki kıyamet gününde herkes yaptığından hesaba çekilecektir. Sizlerden her biri çobansız bırakacağı koyunundan sorumlu tutulacak. Sonra Rabbi ona tercümansız ve aracısız olarak şöyle diyecek:

‘Sana Resulüm gelip de emirlerimi tebliğ etmedi mi? Ben sana mal mülk verdim, pek çok iyiliklerde bulundum. Ya sen kendin için ahiret azığı olarak ne getirdin? Bu soruyla karşılaşan şahıs sağına soluna bakacak ancak hiçbir şey göremeyecek. Önüne baktığında ise cehennemi görecek. Öyleyse yarım hurma ile dahi olsa cehennemden korunmaya çalışınız, onu da bulamayan güzel bir sözle kendisini kurtarmaya baksın. Zira bir hayır için on katından yedi yüz katına kadar sevap verilir. Allahın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.’

Sözlerin en güzeli
Allah Resulü bu ilk hutbesini bitirdikten sonra yeniden kalktı  ve ikinci hutbesini okudu:

“Allah’a hamd olsun. O’na hamd eder ve O’ndan yardım dilerim. Nefislerimizin şerlerinden ve kötü  amellerimizden Allah’a sığınırız. Allah’ın doğru yolu gösterdiği, hidayet ettiği kişiyi kimse saptıramaz. Saptırdığını  da kimse doğru yola iletemez. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur. O tekdir, O’nun eşi ve benzeri yoktur. Sözlerin en güzeli Allah’ın kitabıdır. Allah Celle kimin kalbini Kur’an’la süslerse onu kâfir iken İslam’a sokar. O kimse de Kur’an’ı başka sözlerden üstün kılarsa kurtulur.

Allah’ı  bütün kalbinizle seviniz
İyi bilin ki, Allah’ın kitabı  sözlerin en güzeli ve en üstünüdür. Allah’ın sevdiğini seviniz! Allah’ı, bütün kalbinizle seviniz! Allah’ın kelamından ve onu okumaktan usanmayınız. Allah’ın kelamından kalbinize bir karartı  gelmesin.

Çünkü Allah’ın kelamı, Allah’ın yarattığı  her şeyin en üstününü ayırıp seçer, amellerin hayırlısını  ve kullarının seçkini olan peygamberleri ve onların kıssalarını  anlatır. Helali ve haramı bildirir. Siz sadece Allah’a ibadet ediniz ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayınız. O’ndan hakkıyla sakınınız.

Sözleriniz, Allah’a yönelmiş güzel sözler olsun ve aranızda Allah’ın kelamı ile sevişiniz. İyi biliniz ki, Allah, ahdini bozanlara, sözünde durmayanlara gazap eder. Allah’ın selamı üzerinize olsun.”

Peygamebirimiz Hz. Muhammed, Cuma namazını kıldırdıktan sonra Hakk’ın hâkim olduğu yeni bir dünya kurmak amacıyla Medine’ye doğru hareket etti.

Kapanamayan Ablalara Örnek Olsun

Click the image to open in full size.

Hafız Kız

İlkokulu bitirip kursa gelmişti. Ailesi kendi isteğiyle geldiğini söylemişti. Kayıt için adını sorduğumda, hiç de çekinmeyen bir tavırla Fatma dedi Ve ekledi: Eğer hafızlık yaptırmazsanız kaydolmak istemiyorum. Böyle tehdit edercesine konuşması onu yaşından daha olgun gösteriyordu. Tebessümle: Korkmayın küçük hanım, siz isteyin, hafız da yaparız, hoca da…

O küçük gözlerinin içi parıldadı birden. Annesi, Hoca hanim kusuruna bakma hele sen, ille de hafız olacağım der de, baksa bir şey demez. Bizim köyün hocasından duymuş. Peygamberimiz (sav), hafız olanlara Cennette taç giydirilecekmis demiş herhalde. Siz daha iyi bilirsiniz ya, köylü kafası, biz de bu kadar duyduk anladık. Bu da çocuk iste.

Tabi teyze ne demek, keşke herkes sizin gibi duyduklarından etkilense de teslim olsa. Siz hiç merak etmeyin, kızınız önce Allaha sonra, sonra bize emanet. Kadıncağız elime yapıştı öpecekken geri çektim, utandım. Tuttum, ben onun elini öptüm. Gözleri yaşardı. Hoca hanim bu eller, gözler hep günahlı, asıl sizinkiler öpülmeye layık. Estağfirullah teyze dedim, o ahrette belli olur. Bu konuşmadan sonra kaydığını yaptığımda Fatmanın Erzurumlu olduğunu öğrendim. Bir an düşündüm, Küçük, nasıl kalacak bu kadar buralarda

Zaman ilerledikçe Fatmanın edepli tavırları daha da çok etkiledi beni. Azimliydi. Geceleri uykusunun arasında ayetleri sayıkları görüyordum çoğu kez. Böyle devam ederken, arada bir bana gelip soru soruyordu. Bir gün, Hocam, hafız olmak için Kuran-ı bitirmek mi lazım? diye sordu. Ben de, Tabii ki, hepsini ezberleyeceksin ki hafız adını alacaksın. Bu cevabıma çok üzülmüş gibiydi. Bir şey demek istiyordu sanki. Teşekkür etti ve döndü arkasına gitti. Derslerim arasında onlara sürekli Kuran ezberlemekle isin bitmeyeceğini, mutlaka içindekiler uygulamak gerektiğini hatırlatıyordum. Talebelerden biri, Hocam dedi, Fatmanın annesi ona abdestli olmayanın hafızlara dokunamayacağını söylemiş, doğru mu? diye sordu. Çok ilginç doğrusu. Maşaallah dedim,Osmanlı zamanında atalarımız Kuran-a ve Hafıza kıymet verdiklerinden öyle yaparmış dedim. Çok hoşlarına gitmişti bu iş. Hepsi adeta kendilerini ulaşılması zor, kasa içindeki altın gibi görüyorlardı. Görsünler dedim içimden, bu yasta buralara gelmişler. Allah in kelamını ezberliyorlar, onlara fazla görmem bunu&

Bu arada Fatma ara sıra rahatsızlanıyor ve revirde yatıyordu. Zaman geçtikçe Fatmanın morali ve sağlığı daha da çok bozuluyordu. Bir gün dersini iki kez aksatınca sordum: Ne oldu yoksa, anneni mi özledin?Hayır dedi. Neden moralin bozuk? Çok fazlada hasta oluyorsun dedim. Yanlış anlamayın, inanın ki annemi özleyip de gitmek istediğim yok. Burayı çok seviyorum. Allahımdan çok korkuyorum. Buraları terk edersem bana ahrette hesabını sormaz mı? Bir şey diyemedim. Suçlu gibi hissettim kendimi.

O küçük kalpte bu ne imandı Ya Rabbi!..

Onu hayranlıkla izliyordum. Bir gün çok rahatsızlandı. Doktora götürmek zorunda kaldık. Bir çok tahlillerden sonra arkadaşım olan doktor hanim,Hoca hanım derhal bu talebeyi ailesinin yanına gönder dedi. Şaşkınlıkla: Neden? diye sordum. Bana, Belki üzülecek, hatta inanmayacaksın, fakat bu talebe kanser dedi.

Adeta başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü. Sanki her tarafımı şefkat sarmıştı. Hasta haneden ayrılırken Fatmaya hiç bir şey diyemedim. Oysa anlamış gibi bana sorular sorup dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Kulağıma eğilerek Hocam dedi, Azrail insanların canını alırken nasıldır? Ağlamamak için kendimi zor tuttum, Güzel bir surettedir, mümin kullara dedim. Sevindi, sanki mırıldandı: Belki hafız olamam, ama Elhamdulillah müminim dedi

Simdi anlamıştım, bana önceden sormuş olduğu soruyu. Demek ki hastalığını biliyordu Hafız olmak için Kuran-i bitirmesi gerektiğini söylediğimde, neden üzüldüğünü simdi anlamıştım. Birkaç gün sonra eşyalarını hazırlamaya başladık. Çünkü dayanılmaz acılar içinde olduğunu görüyorduk. Evine gitmesi gerekiyordu. Ailesi geldi. Fatma yanıma gelerek, Bana kızmadınız değil mi? Eğer söyleseydim belki kursa almazdınız. Ne demek? Nasıl kızarım sana? dedim. Hem sonra sakin üzülme hafızlığımı bitiremedim diye. Bu yola girdin ya, Rabbim seni hafızlar zümresinden yazmıştır insaallah. Öyle sevindi ki, sarıldı boynuma: Gerçekten ben simdi hafız sayılırmıyım? Anne bak, duydun değil mi?

Ya Rabbi bu ne aşktı!..

Rabbimin hikmeti tecelli etse de iyi olsaydı su Fatma, ne güzel bir kul olurdu. Böylece Fatmayı gözyaşları ile Erzuruma uğurladık. Çok geçmedi. Bir iki hafta sonra ailesi ağırlaştı haberini verdi. Bu bir iki hafta içinde ondan iki mektup almıştım. Bana hep hafızlık tacını merak ettiğini. Rüyalarına bile girdiğini yazıyordu.

Bir gün sabah namazından sonra telefon çaldı. Fatmanın annesiydi karşımdaki ses. Ağlamaklı bir sesle, Hoca hanım Fatmayı uğurladık. Rica etsem bir hatim okurmusunuz? deyince ben de dayanamadım ağlamaya başladım. Annesi beni teselli edercesine telefonu kapatmadan, Size ölmeden önce sunu söylememi istedi dedi hıçkırarak: Anneciğim hocama söyle, Azrail söylediğinden de güzelmiş.

-Ey Rabbim; senin kelamın için yanıp tutuşan, yoluna yapışıp kelamına sımsıkı sarılan kulunu,sen yalnız bırakırmısın hiç!

Ne olur beni terketme

Ne olur beni terketme

Ben unutkanım, cahilim, yanılanım…..
Ne olur sen bırakma beni, terk etme,

İbrahim a.s, Musa a.s terk etmediğin gibi…
Nefsim ve şeytan uzaklaştırmaya çalıştıkça seni benden, sen
daha da çok yaklaş bana, izin verme seni bırakmama… Arkadaşım ol, canım ol, dostum ol… Eyy dosta ulaştıran, Sevgiliye götüren aracısız, araçsız Yaradan’a götüren…
Sessiz feryatlarımın içinde boğulmama izin verme, ben acizim
unutuyorum, sen hatırlat bana Yaratıcının varlığını,
sıkılmışlığımın, horlanmışlığımın, çaresizliğimin, bataklığa
düşüşümün tam ortasında yakala kollarımdan
izin verme düşmeme…
Ne olur terk etme beni… Mahcupluğum, günahkar oluşumdan faydalanıp iş başında olan şeytana, esir olmama izin verme…
Senden başkasına Yârim dedirtme…
Mahrum bırakma, beni senden, ben gidecekken sen tut beni… Gözümün nuru, gönlümün ışığı, sevdalım, beş vakitte Cebrail
a.s, Peygamberim ve Rabbimin konuşmasını hatırlatanım. Örtüme bürünüp uyumama izin verme gündüze en yakın olan
o anda… Beş dakika daha uyumama izin verme, gecenin en
bereketli o anında şeytana yoldaş olmama izin verme, çünkü
ben bir daha hiç o günde olmayacağım, gitmiş olacak giden… Zayıfım, acizim, unutkanım, yanılırım, biçareyim,

NE OLUR TERK ETME BENİ!!!

Gözyaşları mı barındır sularında, vuslatım ol her seferinde…sular gibi çağlasın yüreceğim beni her çağırışında…Alemlerin Rabbine kavuşturacağın her anda, koşar adımlarla geleyim sana…

Elimin tersiyle itekleyeyim tüm dünya telaşını, arkamda bırakayım… ‘ALLAHU EKBER’ derken… Rabbim bu bel bir tek senin huzurunda bükülür diyeyim seninle birlikte, bu alnım bir tek Sen’in huzurunda yere değer diyeyim…

Sen çağırdın… Ben geldim…. Huzura diyeyim.
“Seninle birlikte gözümün nuru’

Arkadaş sohbetleri için seni kaçırmama izin verme…
Alışveriş telaşı yüzünden senden uzaklaşmama izin verme…

Dünya’nın en tatlı geldiği anlarda, UNUTTURMA BANA KENDİNİ…
Peygamberim ve dostları dizleri şişene kadar kılardı Seni… Bizler seni dizi keyfi için unutuyoruz… eriniyoruz….

Eyy hayasızlıktan ve kötülükten alıkoyan, unutmaya ve gaflete düşmeye müsait bir yaratığım ben…hayatımın gerçek amacını unutturma bana… Rabbimle aramdaki o güçlü maneviyatın köprüsü, nefsime uyduğum anlarda, seni unutup dünyamın zindan olmasına izin verme….Koylarına her gelişimde Rabbimin heybetini,
azametini hissettir bana…

Hani hz İsa diyor ya! : “Şüphesiz ben Allah ( C.C)’ın kuluyum. Bana Kitabı verdi ve beni peygamber kıldı.” Nerede olursam olayım, beni kutlu kıldı ve hayat sürdüğüm müddetçe, bana namazı ve zekatı emretti. (Meryem Suresi, 30-31)

Ve İbrahim a.s: “Rabbim, beni namazımda sürekli kıl” (İbrahim Suresi, 40)

(Rabbim bizi de sende sürekli kılsın inşAllah ( C.C)…AMİN )

Ben çabuk bıkarım, ağır gelebilirsin bazen bana…İstemesem de seni, sen iste beni, arkanı dönüp gitme sakın… Sıkıya gelemem bilirsin… uykumun en tatlı anında, sohbetin en koyu anında geldiğinde olur bana, İşte o anlarda, yaa kazaya bırakırsın ne olacak diyen şeytana inat… TUT VE SALLA BENİ… ne olur bırakma lanetlenmiş olana… Al götür beni Yaratana…

BAZEN AŞK İLE

BAZEN ERİNEREK

BAZEN SÜRÜKLEYEREK

BAZEN KOŞARAK

AMA GÖTÜR NASIL OLURSA OLSUN GÖTÜR BENİ

BENİ BIRAKMA, NE OLUR TERKETME BENİ…

Her Güne İmanımızı Tazeleyerek Girelim

estağfirullah estağfirullah estağfirullah
el azim el kerim ellezi la ilahe illallahu vetubi ileyk

la ilahe illallah,la ilahe illallah,la ilahe illallah
eşhedu enla ilahe illallah ve eşhedu enne muhammeden abduhu ve resuluhu,

allah humme salli ala seyyidina muhammedin ve ala ali seyyidina muhammed,

subhanallahil azim subhanallahi ve bihamdihi,
subhanallahi velhamdulillahi ve la ilahe illallahu allahuekber,

vela havla vela guvvete illabillahil aliyyul azim